Thursday, May 19, 2011

AVUKAT DİLEKÇELERİ ESER MİDİR ? (LEGAL FİKRİ VE SINAİ HAKLAR DERGİSİ MAYIS 2011)









Derler ki, eser sahiplerini koruyan ilk kanun 1709 yılında İngiltere’de kabul edilen Act Anne Kanunu’dur. Kanun’un amacı, kendi lafzına göre; yazarları “yararlı” kitaplar yazmaya teşvik etmekti. Ancak kimilerine göre kanun lafzı daha fazlasını içeriyordu: “yazarı ekonomik yönden gözetmek ve bilime teşvik sağlamak…”

Act Anne Kanunu bu övgü dolu sıfatları, tarihin insanlığa armağanı ünlü Henry Tudor (Henry VIII)’in Act Anne’den iki yüz (200) yıl önceki akıl almaz uygulamalarına borçludur. İngiltere Kralı Henry (VIII) karısından ayrılabilmek için İngiltere'yi Roma Katolik Kilisesi'nden ayırarak ve “tamamen İngilizleştirerek” Anglikan Kilisesi’ni kurması ile tanınır . Altı (6) evliliği ve sayısız metresiyle küreselleşen Henry, eser sahiplerinin hakları konusundaki hamleleriyle de insanlık tarihinin başını döndürmüştür.

Henry (VIII), dini ve siyasi kitapların basım ve dağıtımını engellemek ve bu tür kitaplar üzerinde kontrol sağlamak için İngiltere’ye kitap ithalatını yasaklamış; 1529 yılında çıkardığı kanun ile eser sahipliğinde bir imtiyazlar sistemi kurmuştur. Bu sistemin Henry (VIII) dışındaki oyuncuları; elit grubun oluşturduğu bir meslek loncası olan Stationers’ Company (Kitapçılar Loncası) ile, toplumun önde gelenlerini âdil(!) şekilde yargılamasıyla ün salan Star Chamber Mahkemesi idi. Bu sisteme göre, sadece söz konusu lonca üyeleri kitap basabilirdi ve bu lonca üyeleri ömür boyu kendi kitaplarını çoğaltma hakkına sahipti . Bununla birlikte kralın ve kilisenin aleyhine olan veya böyle sayılan eserler basılamıyordu .

Böylece, kökeni imtiyazlar sistemine ve sansüre dayanan telif hakkı, insanlığa bir HAK olarak değil İMTİYAZ olarak tanıtıldı .


Telif haklarının bu kötü şöhreti, günümüzde bu haklara karşı duyulan önyargının da temelini oluşturmuş olabilir mi? Eskilerin deyimiyle perşembenin gelişi çarşambadan belli olduğundan, kökeni sansür amacına dayanan telif haklarının günümüzde, pek çok haksızlığa zemin hazırlayacak şekilde uygulanıyor olması çok da şaşırtıcı değil.


Yargıtay’ın 2006/929 E. 2007/8748 K. Sayılı kararı sayesinde, bu konuda belki de en çok muzdarip olan (olacak) kişilerin eser niteliğinde dilekçe oluşturan avukatlar olduğunu şimdiden öngörmek mümkün.


Aşağıdaki makalede, avukat dilekçelerinin eser sayılması konusunda Yargıtay tarafından aranan kriterler incelenecek ve bu yönde bir kararın alınmasındaki muhtemel düşünce üzerine bir yorum sunulacaktır;





I. ESER :




Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun (FSEK) “Tanımlar” başlıklı 1/B maddesinde eser; “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” olarak tanımlanmıştır. Öğretide ve Yargıtay kararlarında benimsendiği üzere, bir fikri ürünün eser olarak tanımlanabilmesi için “şekli ”, “objektif” ve “subjektif” olmak üzere üç şartın varlığı aranır;




Şekli Şart : Eserin, kanunda sayılan eser gruplarından birine dâhil olması gereğidir. FSEK’te sayılan eser grupları sınırlı sayı ilkesine göre belirlenmiştir. Bu gruplardan birine dahil olmayan bir fikri ürün, FSEK kapsamında korunmaz.



Objektif Şart (Şekillenmiş olma): Eserin, objektif olarak üçüncü kişilerce algılanabilir nitelikte olmasını ifade eder . Ancak bu şart, bir eserin korunabilmesi için bir eşya üzerinde somutlaşması gerektiği (tespit) şeklinde anlaşılmamalıdır. Buna bağlı olarak, bir şiir, musiki bestesi, bir hikaye, kamuya sadece sözel olarak açıklanmış olsa bile –dış dünyaya aktarılma, şekillenme şartını yerine getirdiğinden- telif hukuku ile korunabilir . Yeter ki, bunlar üçüncü kişilerin algılayabileceği nitelikte olsun.


Subjektif şart ise, eserin, sahibinin hususiyetini taşımasıdır (Orijinallik). Doktrinde çoğunluğun katıldığı görüşe göre, FSEK md.1/B kapsamında aranan orijinallik, lügat anlamından farklı bir anlam içermektedir. Bir eserin orijinal olması eserin kendi alanında tek ve benzersiz olması anlamına gelmemektedir. . Bir başka deyişle, orijinallik, eserde daha önce duyulmamış veya görülmemiş mutlak bir orijinalite bulunması anlamına gelmez . Burada yaratıcılık “var olandan başkasını meydana getirmek” şeklinde anlaşılmalıdır. Zaten bir eserin tek ve eşsiz düzeyde orijinal olması ustalara ve başyapıtlara has olduğundan orijinalliğin bu kadar dar bir alana inhisar ettirilmesi de doğru olmaz.



Eserde orijinallik hususu, orijinalliğin içerikte mi yoksa üslupta mı aranması gerektiği yönünde tartışmanın da başlangıcı olmuştur. Varılan sonuç, orijinalliğin her eser türüne göre farklı olduğudur . Zira bazı eserlerde fikir ön plana çıkarken, diğerlerinde üslup ön plana çıkmaktadır. Buna bağlı olarak eserde hususiyetin tespitinde uygulanabilecek kriter olarak “genel bir düzey” den bahsedilmekte , bir başka deyişle, bir fikri ürünün eser sayılabilmesi için ortalama bir zeka, bilgi, kabiliyet ve fiziki güce sahip her insanın ortaya koyabileceği fikri mahsulden daha ileri düzeyde olması gerekli görülmektedir.




II. AVUKAT DİLEKÇELERİNİN ESER NİTELİĞİ :



Avukat dilekçelerinin eser sayılabilmesi için gerekli olan hususiyeti değerlendirirken Alman Mahkemeleri içerik ve şekil açısından şu kriterleri esas almaktadır;




İçerik açısından ;




a-) gündelik/sıradan olmaması,
b-) avukatın becerisini, özel emek, hüner ve bilgisini yansıtması,
c-) diğer alışılagelmiş gündelik basit yazılardan açıkça ayırt edilebilmesi ,

Şekil açısından ise hukuki görüşlerin ve vakıaların sunuluşu, terkibi, düzenlenişi ve derlenişindeki hususiyet göz önünde bulundurulmaktadır .




Türk doktrininde çoğunluk görüşü , avukat dilekçelerinin istisnai hallerde eser olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde olsa da, avukat dilekçelerinin eser sayılmaması gerektiği yönünde görüş de mevcuttur. FSEK kapsamındaki korumanın cezai yönünü esas alarak suçta ve cezada kanunilik ilkesinden destek alan ikinci görüş; kanunda sınırlı sayıda belirlenmiş eser gruplarından ilim ve edebiyat eserlerini içeren ürün grubunun avukat dilekçelerini kapsayamayacağı, ana grup altında “herhangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade edilen eserler” alt grubunun, sadece bilimsel eserler ile edebiyat eserlerini kapsadığı, bilimselliğin tarafsızlık ve objektiflik anlamına geldiği, oysa avukat dilekçelerinin bu vasıfları taşımadığı, edebiyat eserlerinin ise didaktik amaçlı olmama gereği gibi sebeplerle avukat dilekçelerinin edebiyat eseri olarak da değerlendirilemeyeceğini savunmaktadır.




Suçta ve cezada kanunilik ilkesine göre ve buna bağlı olarak kıyas yasağı sınırları içinde hareket etmek zorunda olan ceza hukukçularının bu yöndeki endişesi anlaşılabilir olsa da, avukat dilekçeleri açısından bu tür bir endişenin yersiz olduğu açıktır. Şöyle ki;




Fikri ürünler, somutlaştıkları maddi vasıtadan ayrı bir hukuki varlık ve değere sahiptir. Bu sebeple, herhangi bir maddi vasıtaya tespit olunarak somutlaşmaları, fikri ürünlerin hususiyetlerini ortadan kaldırmadığı gibi, bunları, somutlaştıkları vasıtanın kendisi haline de getirmez . Bir başka deyişle, eser, üzerinde somutlaştığı vasıtadan bağımsızdır. Buna bağlı olarak, eserin bir vasıtada somutlaşmaması onun eser olma niteliğini değiştirmez .




Ancak somutlaştığı vasıtadan bağımsız olan eserin, hukuki korumadan yararlanabilmesi için üçüncü kişilerin algılayabileceği şekilde dış dünyaya aktarılması/şekillenmesi (objektif unsur) ve FSEK kapsamında belirtilen ürün gruplarından birine dâhil olması (şekli unsur) gerekir.



Bu noktada üzerinde durulması gereken konu, FSEK md. 2/1’de ilim ve edebiyat eserleri grubu altındaki eser çeşitlerinde içerik, konu ya da bilimsel veya edebi değerin esas alınmadığıdır . Bu grupta yer alan eserler bakımından önemli olan dil ile ifade edilmedir.




Bu hususu uluslararası uygulamalarda da teyit etmek mümkündür. İngiliz Mahkemesi’nin bir kararı bu konuda yol göstericidir :




“Kanun’da kullanıldığı anlamda (1911 Sayılı Fikri Haklar Kanunu) “edebi eser” kavramını tanımlamak güç olabilir. Ancak, şüphe yok ki, “edebiyat eseri” kavramı, örneğin, bu kavram kapsamında düşünülen Meredith’in öyküleri ya da Roberts Louis Stevenson’un yazıları gibi bir kalıp ile sınırlandırılamaz. (....) “edebiyat eseri” kavramı, nitelik ya da üslup değerinden bağımsız olarak yazılı veya basılı formattaki çalışmaları ifade eder.”



Fikri haklar bakımından asgari düzeyde uluslar arası yeknesak koruma sağlayan ve bu konuda ulusal düzenlemelerde yol gösterici niteliğe sahip 1886 tarihli Bern Sözleşmesi’nde de “edebi” (literary) kavramının yazılı veya basılı format ve kompozisyonları ifade ettiği belirtilmektedir. Buna bağlı olarak, anılan sözleşmenin 2. Maddesinde “edebiyat ve sanat eseri, ifade şekli veya tarzı ne olursa olsun edebiyat, bilim ve sanat alanındaki bütün ürünleri içerir .” ifadesinde geçen “bilimsel” kelimesinin gereksiz olduğu, bu kavramın kullanılmasının bilimsel keşiflere atıf anlamına gelmediği, örneğin bilimsel bir deneyin anlatılması, bilimsel bir yöntemin, aracın veya benzeri bir bilimsel konuyu izah eden eserin zaten edebiyat eseri niteliğinde olduğu, bu nedenle sözleşmenin müstakbel revizyonunda bu kelimenin kaldırılması gerektiği ifade edilmektedir.




Gerçekten de Kanun’da geçen “edebi” kavramının, sanat amacıyla oluşturulan edebiyat ürünlerinden çok daha kapsamlı bir kavram olduğu ve dil ile ifade edilen tüm ürünleri içerdiğine şüphe yoktur. Bu husus, gerek ulusal gerekse uluslar arası düzenlemelerde bilgisayar programlarının “edebi eser” olarak kabul edilmesinden de anlaşılmaktadır. Bilgisayar programları konusunda üye ülkelere Avrupa Konseyi tarafından gönderilen talimatın 1. maddesinde üye ülkelerin bilgisayar programlarını Bern Sözleşmesi anlamındaki “edebi eserler” kapsamında koruması gerektiği belirtilmiştir. Buna bağlı olarak ülkemizde de 4410 Sayılı Kanun ile bilgisayar programları edebi eser niteliğinde FSEK’in koruma kapsamına alınmıştır. O halde, kanunda geçen “edebi” kavramını, sanat amacıyla oluşturulan edebiyat ürünleri ile sınırlayan görüş, gerek ulusal gerekse uluslar arası düzenlemelerle uyumsuz ve dayanaktan yoksun bir görüştür.




Bununla birlikte, avukat dilekçelerinin “tarafsızlık” unsurunu içermemesi sebebiyle “bilimsel eser” sayılamayacağını kabul etmek de mümkün değildir. Bu hususu, avukatın yaptığı işi çok güzel bir benzetmeyle karakterize eden Piero Calamandre’nin şu sözüyle açıklamakta fayda vardır; “Campaigne’in Londra National Gallery’de bulunan bir tablosu birbirleriyle konuşmakta olan üç kardinali resmetmektedir. Kardinallerden biri cepheden, diğeri sol profilden, sonuncusu ise sağ profilden resmedilmiştir. Görünürde üç farklı kişi olan kardinallerin hepsi aslında Kardinal Richelieu’dur. Calamandre’e göre hakikat cepheden, soldan veya sağdan bakılmasına göre değişecektir. Şu halde avukatlar, hakikati, müvekkillerinin bakış açısına göre tasvir edeceklerdir. Böylece hakim hakikati cepheden görme imkanına kavuşacaktır” .



Dolayısıyla, avukatlık mesleği, sadece müvekkil menfaatlerini korumak üzere maddi vakıanın çarpıtılması şeklinde algılanmamalı, aksine, yargılamada hakimin bakış açısını genişleten bir faaliyet ve hizmet olarak kabul edilmelidir.




Buna bağlı olarak, avukatın, mesleğini icra ederken tarafsız olmaya itina göstermesi gerekir. Zira, Avukatlık Meslek İlke ve Kuralları’nda da belirtildiği üzere, “avukat iddia ve savunmanın hukuki yönü ile ilgilidir. Taraflar arasında anlaşmazlığın doğurduğu düşmanlıkların dışında kalmalıdır.”




Buna karşın, avukatın tarafsız olma yükümlülüğüne aykırı davranması durumu da, “sahibinin hususiyetini içeren” dilekçenin eser niteliğini değiştiremez. Zira, avukatın taraflılığı, dilekçe kapsamında ancak maddi vakıanın çarpıtılması şeklinde ortaya çıkacaktır. Örneğin, A’nın B’ye C davranışında bulunması şeklindeki gerçek vakıayı, taraflı bir avukat, A’nın B’ye D davranışında bulunduğu şeklinde değiştirecek ve böylece dilekçesini gerçek maddi vakıaya dayanarak değil, farazi vakıaya dayanarak hazırlayacaktır. O halde, avukatın taraflılığı maddi vakıanın çarpıtılması sınırından öteye geçemeyeceğinden, taraflı şekilde oluşturulan farazi vakıaya dayanarak ortaya konan ve sahibinin hususiyetini içeren dilekçenin, bilimsel eser niteliğinde kabul edilmesine engel yoktur.




Yukarıda anlatılanlar ışığında, sahibinin hususiyetini taşıyan avukat dilekçelerinin FSEK’te belirtilen “ilim ve edebiyat eserleri” ana grubu altında yer alan “herhangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade edilen eserler” (veya -herhangi bir şekilde dil ve yazı ile ifade edilen edebi ve bilimsel eserler-) alt grubu kapsamında korunduğunu söylemek mümkündür.




III. YARGITAY DEĞERLENDİRMESİ :





Avukat dilekçelerinin eser niteliğinde olup olmadığı hususu Türkiye’de de dava konusu edilmiş ve Yargıtay, avukat dilekçelerinin istisnai hallerde eser niteliğinde sayılabileceğine hükmetmiştir.




Dava konusu uyuşmazlık bir avukatın hazırladığı dilekçenin eser sayılıp sayılmayacağı ve aynı avukatlık bürosunda çalışan avukatlardan bir kısmının başka büroya geçmesi halinde önceki dilekçeleri aynen kullanma haklarının bulunup bulunmadığı hususuna ilişkindi.




Davacı, bilgisayar programlarının korunması konusunda uluslar arası konferanslarda sunduğu tebliği geliştirerek dilekçelerde kullanılacak nitelikte eser oluşturduğunu, bir dönem yanında yardımcı avukat olarak çalışan davalıların daha sonra kurdukları bürodaki faaliyetlerinde bu dilekçeyi aynen kullanmaya devam ettiklerini ileri sürerek telif hakkına tecavüzün tespitini, ortaya çıkan maddi durumun kaldırılmasını FSEK kanunu 68 ve 70. Maddesi gereğince tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmişti.




Yerel mahkemenin sözkonusu olayla ilgili aşağıda sunulan değerlendirmesi Yargıtayca aynen kabul edilmiştir;




Dilekçelerin biçimsel içeriği HUMK’ta açıklanmış olup, uyulmaması itiraz halinde dilekçenin iptali sonucunu getirdiğinden standart olan dilekçe formatları üzerinde tekel kurmaya imkan veren bir uygulama kabul edilemez. Öte yandan mahkeme kararları da FSEK hükümlerine göre hukuki korumadan yararlanmadığından mahkeme kararında dilekçe içeriğinin aynen veya özet şekilde yer alması halinde kararın ayrılmaz bir parçasını oluşturduğundan üçüncü şahısların veya başka avukatların kararı bütün olarak veya sadece savunma veya iddiayı herhangi bir davada iddialarını desteklemek için kullanmaları esere tecavüz oluşturmaz. Zira profesyonel işleri müvekkillerine hukuki yardım sağlamak olan avukatların mevzuatı ve içtihatları bilme ve kullanma yasal yükümlülükleri vardır. Dilekçelerde hukuki deliller kısmında uygulanacak yasa maddeleri ve bunların yorumu yapılır. Normatif değeri olan yasa maddeleri ile bilimsel bilgiler üzerinde hukuki tekel oluşturulamayacağından bunların dilekçe sahibi dışındaki şahıslar tarafından kullanılması serbesttir. Ancak dilekçeler bazen çok istisnai durumlarda sahiplerinin kişisel yorum ve araştırmaları itibarıyla korunan eser niteliğinde olabilir. Ancak bunun için kullanılan bilginin kamusal alana girmemesi, ilk kez avukat tarafından savunuluyor olması, diğer bir anlatımla orijinal olması, minimum bir fikri yaratıcılığı taşıması zorunluluğu vardır. Dava konusu dilekçe, bilgisayar programlarının korunmasına ilişkin bildik yasal yorumları içermekte olup bu konular ilgili tüm ülkelerde çok sık ve kapsamlı işlendiğinden tamamen kamusal alana giren, üzerinde tekel oluşturulamayan, yeni olmayan bilgilerden oluşmaktadır. Avukatlık Yasası gereği avukatların bunları bilme ve davada kullanma yükümlülüğü söz konusudur. Ancak kamusal alana giren bu bilgilerin dilekçede ifade ediliş tarzı kopye edilmişse başkasının emeği ve çabasından çıkar sağlama şeklinde haksız rekabetin bir şekli olan paraziter davranış sözkonusu olur. Olaydaki durum buna uygun olmakla birlikte, davalılar daha önce davacı ile ortak avukatlık bürosunda çalıştıkları dönemde aynı tip dilekçeleri birlikte imzalayarak mahkemelere sunmuş olduklarından bu kolektif çalışmaya katkı yapan davalıların müstakil bürolarına geçince de bunları münferiden kullanma hakkı devam edecektir. Bilgilerin dilekçeye aktarıldığı şekliyle kullanılması makaleden bağımsız bir karakter kazandığından makaleden hareketle dilekçenin önceki ortak sahibi davalılarca kullanımı men edilemez. Kaldı ki, Avukatlık Kanunu, FSEK, ve bilgiye ulaşma hakkına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerinin birbiriyle kombineli ve dengeli yorumu zorunluluğu da söz konusudur. Aksi halde avukatların belli alanlarda önce makale yazıp, sonra da makaleyi dilekçelerine aktararak hukuki konularda tekel kurup hem savunma hakkını kısıtlama hem de bilgiye erişim ve bilgiyi kullanma hakkını daraltmaları kaçınılmaz olacaktır. (7.7.2005 tarih ve 2002/678 E.- 2005 /146 Sayılı Karar).”




Karardan da anlaşılacağı üzere, yerel mahkeme ve Yargıtay tarafından söz konusu olayla ilgili aşağıdaki hususlar ortaya konmuştur.

1-) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nda öngörülmüş standart dilekçe formatları üzerinde tekel kurulamayacağı,
2-) Dilekçe içeriğinde yer alan mahkeme kararları ve normların FSEK( md.31) gereği korumadan yararlanamayacağı,
3-) Dilekçelerin bazen çok istisnai durumlarda sahiplerinin kişisel yorum ve araştırmaları itibarıyla korunan eser niteliğinde olabileceği,
4-) Ancak dilekçenin eser niteliğinde kabul edilmesinin belli kriterlere bağlı olduğu, bu kriterlere göre avukat dilekçelerinin ancak “kullanılan bilginin kamusal alana girmemesi ve ilk kez avukat tarafından savunuluyor olması, diğer bir deyişle orijinal olması ve minimum fikri yaratıcılığı içermesi halinde eser sayılabileceği,
5-) Söz konusu olay bakımından kamusal alana girdiği kabul edilen bilgilerin dilekçede ifade ediliş tarzı kopye edilmişse de bu davranışın başkasının emeği ve çabasından çıkar sağlama şeklinde haksız rekabetin bir şekli olan paraziter davranış olarak değerlendirilmesi gerektiği,
6-) Davacı avukat yanında (bağlı) çalışan avukatların söz konusu büroda birlikte çalıştıkları dönemde aynı tip dilekçeleri birlikte imzalayarak mahkemelere sunmuş olması ve Avukatlık Kanunu gereğince avukatlar arasındaki eşit hukuki statü sebebiyle paraziter davranışın kabul edilemeyeceği,
7-) Eserin, makaleden aktarım halinde bağımsız karakter kazandığından makaleye dayanılarak dilekçenin kullanımının önlenemeyeceği.



Yerel mahkeme ve Yargıtay’ın yukarıda sunulan kararda avukat dilekçelerini ikiye ayırması ve HUMK kapsamındaki standart avukat dilekçelerinin eser sayılamayacağına yönelik değerlendirmesi, avukat dilekçelerini ilaç reçeteleri ve sağlık raporlarından farksız olduğu görüşünü tatmin edecek düzeydedir. Gerçekten de ancak HUMK kapsamındaki biçimselliği içeren ve sahibinin fikri yaratıcılığını yansıtmayan avukat dilekçelerinin eser olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Zira, FSEK’in “Tanımlar” başlıklı 1/B maddesinde eserin “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat , musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsullerini” ifade edeceği belirtilmiştir. Öyleyse, HUMK kapsamındaki biçimselliğe göre oluşturulan ancak sahibinin hususiyetini içermeyen, bir başka deyişle, avukatlık mesleğinin icrası çerçevesinde ve mesleki faaliyetin bir gereği olarak oluşturulan standart dilekçelerin eser niteliğinde kabul edilmesi mümkün değildir.




Peki, Yargıtay’a göre, bir avukat dilekçesi ne zaman eser niteliğini kazanabilecektir?




DEUS EX MACHINA Ortaya Çıktığında ;




Yargıtay’ın aşağıda belirtilen kriterlerine bakılırsa, avukat dilekçeleri ancak “deus ex machine” ortaya çıktığında eser niteliğinde kabul edilecektir. Zira, söz konusu kriterler, dilekçelerin eser olarak kabul edilmesini istisna niteliğinden çıkarıp imkansızlığa yakın düzeye çekmektedir.
Yargıtay’ın anılan kararına göre; dilekçe içeriğinde kullanılan bilginin “kamusal alana girmemesi ve ilk kez avukat tarafından savunuluyor olması” halinde avukat dilekçesi eser olarak kabul edilebilecektir. Anlaşılan o ki; Yargıtay bu kriteri, eser’in orijinalliği (hususiyet) için gerekli görmüştür.




Oysa yukarıda da izah edildiği üzere, fikri hukuk alanında meydana getirilen ürünün patent hukukunda olduğu gibi bilim, edebiyat ve sanat alanında yenilik getiren veya mevcut bir ürünü daha ileri aşamalara götüren bir niteliğe sahip olması gerekmez, fikri hukukta mevcut malzemenin başka türlü şekillendirilmesi, tasnifi yahut mevcut bir fikir veya anlayışın farklı tarzda inceleme açıklama veya yorumu da himaye görür. Bir başka deyişle, yeni eserin hususiyetinin eski eserin hususiyetine üstün gelmesi orijinallik kriteri için yeterlidir.




Bu konuda İngiltere’de görülen bir davada orijinallik kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki değerlendirme yapılmıştır;




“(…) Bu bağlamda orijinallik, daha önce hiç görülmemiş benzersiz bir yaratıcı düşünce anlamında değerlendirilmemelidir. Fikri Mülkiyet Kanunları fikirlerin orijinalliğini korumaz, fakat fikrin/düşüncenin ifade ediliş tarzını/anlatımını korur. (…) Yasanın aradığı unsur, eserin bir başka eserden kopye edilmemiş olması, sahibinden kaynaklanması ve düşüncenin anlatım biçimi ile sınırlıdır.”




Aynı unsurlar İngiltere’de görülen bir başka davada da tekrar edilmiştir; “ (..) Orijinallik ifadesi, eseri oluşturan sahibinin özelliklerini taşıdığı ve bir başka eserden kopye edilmemiş olduğu anlamını taşımaktadır.”




Doktrin ve uluslar arası uygulamalar bu kadar açıkken, yerel mahkeme ve Yargıtay’ın avukat dilekçelerinin eser niteliğinde kabul edilmesi için gerekli olan orijinalliği patent hukukundaki buluş seviyesinde araması anlaşılamamaktadır.




Oysa Yargıtay pek çok kararında orijinallik/hususiyet unsurunu değerlendirilirken, -bu konuda belirli kriterler ortaya koymamakla birlikte - sözkonusu eserin,




a-) Eser sahibi tarafından meydana getirildiğinin,
b-)Başka kaynaklardan alınan bir kopye olmadığının,
c-) Zihinsel bir çabanın ürünü olduğunun,




belirlenmesini, yeterli görmüştür.





1- Yargıtay Kararlarında Hususiyet Unsuru:




Yargıtay, bir kararında, bir eserin sahibinin hususiyetini taşıyıp taşımadığı incelemesinin uzman bilirkişilerce tespit edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Yargıtay’ın bu uygulamasına paralel olarak, türüne göre bir eserde onu meydana getirenin fikri çalışmasının belli bir düzeyde olduğu işin uzmanlarınca anlaşılabilecek durumdaysa, o eserde hususiyet bulunduğunun kabulü gerekmektedir.




Ancak Yargıtay’ın görüşünün bu konuda da müstakâr olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira, avukat dilekçelerinin eser niteliğinde olup olmadığına ilişkin görülen ve bu makalenin konusu olan davada , bilirkişi heyeti tarafından yapılan inceleme Yargıtay tarafından dikkate alınmadığı gibi, bir başka davadaki uygulamanın aksine, raporun yeterli olup olmadığı konusunda da herhangi bir atıfta bulunulmamıştır.




Yargıtay, -bilirkişi raporunun aksine- dava konusu avukat dilekçesinde hususiyet unsurunun bulunmadığını aşağıdaki ifadelerle belirtmiştir; “..Davacı tarafından hazırlanan şikayet (avukat) dilekçesindeki yazı ve açıklamaların, konusunda araştırma yapan bir avukat tarafından edinilen bilgi birikimi, mesleki tecrübe, ve mevzuat incelemesi ile yazılabilecek MUTAD bir dilekçe TERTİP ve İFADE TARZININ üzerinde kabul edilebilecek şekilde (…) sahibinin hususiyetini taşıma unsurunu içeren bir dilekçe niteliğinde bulunmaması sebebiyle (…) kararın onanmasına karar verilmiştir.”




Böylece Yargıtay, dava konusu dilekçenin oluşturulması için gerekli olan “bilgi birikimi, mesleki tecrübe ve mevzuat incelemesi şeklindeki çabanın”, yalnız davacı tarafından değil, aynı nitelikleri taşıyan ve aynı seviyede çabayı gösteren pek çok avukat tarafından istenirse bir araya getirilerek dava konusu dilekçeye benzer avukat dilekçeleri oluşturulabileceğine hükmetmiştir (!).




Bu konuda ilk sorun, Yargıtay’ın, “bilgi birikimi, mesleki tecrübe ve mevzuat incelemesi şeklindeki çaba”nın bir araya getirilmesiyle oluşturulan dilekçeyi, HUMK kapsamındaki biçimselliğe göre avukatlık mesleğinin icrâsı çerçevesinde ve mesleki faaliyetin bir gereği olarak oluşturulan standart dilekçelerle eşdeğer tutmasıdır. Oysa, ilk gruptaki avukat dilekçelerinin “ kopye edilebilir düzeyde bir ifade tarzına da ulaşmışsa” ikinci grup dilekçelerden farklı olarak -sonuca ulaşma amacı yanında bilgilendirme görevi de gördüğünden- (bilimsel) eser niteliğinde sayılmaları gerekmektedir. Burada kopye edilebilir düzeyde ifade ediliş tarzından maksat; hukuki görüşlerin ve vakıaların sunuluşu, terkibi, düzenlenişi, derlenişi ve seçilmelerindeki hususiyettir .




Dava konusu dilekçenin her iki unsuru da içerdiği, Yargıtay kararından anlaşılmaktadır. Zira; Dava konusu dilekçenin; bilgi birikimi, mesleki tecrübe ve mevzuat incelemesi şeklindeki çaba”nın bir araya getirilmesiyle oluştuğunu belirten Yargıtay, söz konusu dilekçenin kopye edilebilir düzeyde bir ifade tarzına ulaştığını da aşağıdaki ifadelerde açıkça belirtmektedir. ;




“.. bilgilerin dilekçede ifade ediliş tarzı, kopye edilmiş ise, başkasının emeği ve çabasından çıkar sağlama şeklinde haksız rekabetin bir türü olan paraziter davranıştan söz edilebileceği, olayda durum buna uygun olmakla birlikte , davacı ile ortak avukatlık bürosunda çalışırken aynı tip dilekçeleri birlikte imzalayarak mahkemelere sunmaları karşısında kolektif çalışmaya katkıda bulunanların kendi bürolarına geçtikten sonra da bunları münferiden kullanma hakkının devam edeceği, (..) gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiştir.”




Böylelikle Yargıtay, bir yandan dava konusu dilekçenin, MUTAD bir dilekçe TERTİP ve İFADE TARZININ üzerinde kabul edilebilecek şekilde (…) sahibinin hususiyetini taşıma unsurunu içeren bir dilekçe niteliğinde olma(ma)sından bahsederken diğer yandan, aynı dilekçedeki ifade tarzının kopye edildiğini kabul etmektedir.

Bu durumda, mutad dilekçe tertip ve ifade tarzından öteye geçemeyen bir dilekçenin ifade tarzının kopye edilebildiği şeklinde mantık kurallarına ters bir sonuca ulaşılmaktadır.


2- Makaleden Dilekçeye Aktarılan Eser :



Yargıtay anılan kararında, “eserin, makaleden (dilekçeye) aktarım halinde bağımsız karakter kazandığını, bu sebeple makaleye dayanılarak dilekçenin kullanımının önlenemeyeceğini” belirtmiştir.




Oysa bu sonuç, fikri ürünlerin, somutlaştıkları maddi vasıtadan ayrı bir hukuki varlık ve değere sahip olduğu kabulüyle çelişmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere, herhangi bir maddi vasıtaya tespit olunarak somutlaşmaları, fikri ürünlerin hususiyetlerini ortadan kaldırmadığı gibi, bunları, somutlaştıkları eşyanın kendisi haline de getirmez . Eser, üzerinde somutlaştığı vasıtadan bağımsızdır. Buna bağlı olarak aynı eserin, sözlü olarak bir konferansta sunulması, bir makale olarak kitapta somutlaşması veya bir dilekçeye aktarılması, eserin eser olma niteliğini değiştirmez. Bir başka deyişle; makale olarak basılı bir tespit türünde (kitap vs.) somutlaşmış eserin, bir başka tespit türü olan avukat dilekçesine aktarılması halinde eser niteliğini kaybetmesi mümkün değildir. Aksi halde, eserin farklı tespit türlerine göre korunması veya korun(ma)ması gündeme gelir ki, bu da tespit türleri arasında suni ve dayanaksız bir hiyerarşiye yol açar.





3- FSEK md. 18/2’nin İstisnası Avukatlar mıdır ?




Yukarıda da belirtildiği üzere, dava konusu, davacının bilgisayar programlarının korunması konusunda uluslar arası konferanslarda sunduğu tebliği geliştirerek dilekçelerde kullanılacak nitelikte eser meydana getirmesi ve bu dilekçe-eserin davacının yanında bir dönem yardımcı avukat olarak çalışan davalılar tarafından daha sonra kurdukları bürodaki avukatlık faaliyetlerinde aynen kullanmaya devam ettikleri iddiasına dayanmaktadır.




Mahkeme, davalıların başkasının emeği ve çabasından yararlanma şeklinde paraziter davranış sergilediklerini kabul etmiş, ancak “..davalıların daha önce davacı ile aynı avukatlık bürosunda çalıştıkları dönemde aynı tip dilekçeleri birlikte imzalayarak mahkemelere sunmuş olduklarından bu durumu kolektif çalışmadan kaynaklanan bir hak olarak nitelendirmiştir.




Bu noktada, gerek yerel mahkeme gerekse Yargıtay kararında bahsedilmeyen husus, davacı ile davalılar arasındaki ilişki türüdür. Kararda, davacı ile davalılar arasında bir hizmet ilişkisinin olup olmadığı konusunda değerlendirmeye yer verilmemiştir. Oysa bu husus hükmün kurulmasına engeldir. Zira, Yargıtay bir kararında taraflar arasındaki ilişkinin işçi-işveren mi yoksa başka bir tür ilişki mi olduğu belirlenmeden hüküm kurulamayacağına karar vermiştir. Kararda değinilmeyen bir başka husus, davalılar tarafından dilekçeye bir katkı verilmişse bu katkının FSEK md. 10/3 kapsamında olup olmadığıdır. Bir başka deyişle; davalılar tarafından dava konusu dilekçeye “yaratıcı bir çaba ve katkı” yapılmış mıdır ? Yoksa sadece FSEK 10/3 anlamında teknik yardım mı (çeviri vb.) söz konusudur ? Zira, dilekçe-esere davalılar tarafından bir ekleme yapıldıysa, bu eklemenin FSEK md. 10/3 kapsamında kalması durumunda, birlikte eserden söz edilemeyecektir.





Öte yandan, davalılar tarafından dilekçenin oluşmasında yaratıcı bir çaba ve katkı söz konusu olsa bile, davacı ve davalılar arasındaki hizmet ilişkisi sebebiyle bu katkı FSEK md. 18/2 sebebiyle işverenin insiyatifinde kalmaktadır . Zira, kanun metnine göre, “aralarındaki özel sözleşmeden veya işin mahiyetinden aksi anlaşılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin işlerini görürken meydana getirdikleri eserler üzerindeki haklar bunları çalıştıran veya tayin edenlerce kullanılır.” Çalıştıranlara kanunla tanınan bu yetki, (eser üzerindeki mali hakları kullanma yetkisi) mutlak bir hak niteliğinde olup herkese karşı ileri sürülebilir.




Buna karşın Yargıtay, dilekçe altında davalıların ve davacının imzalarının olmasını yeterli görmüş ve böylece, dilekçe-eserin davacı ve davalılar tarafından birlikte oluşturulduğuna kanaat getirmiştir.




Oysa Yargıtay pek çok kararında , FSEK md. 18/2 kapsamında işverene ait sayılan fikri ürünü, görevinden ayrıldıktan sonra kendi yararına kullanan “bağlı çalışanı” tazminata mahkum etmiştir.




Karardan anlaşıldığı üzere, Yargıtay ve mahkemenin FSEK md. 18/2 hükmünü ve daha önce bu konuda verilen kararları göz ardı etmelerinin sebebi, hizmet ilişkisi ile çalışan davalıların avukat olması ve kanun gereği avukatların haiz oldukları eşit hukuki statüdür.



Bu noktada ortaya çıkan sorun; FSEK md. 18/2’ye Avukatlık Kanunu’na dayanarak bir istisna getirilmesidir.




Yukarıda açıklanan tüm gerekçelerden hareketle Yargıtay ve yerel mahkemenin kararında varılan sonuç şöyle özetlenebilir;




-avukat dilekçeleri istisnai durumlarda eser olarak kabul edilseler bile,
-bu eserlerin,
- aralarında Borçlar Kanunu (BK) md. 48 anlamında haksız rekabet hükümleri uygulanan başka avukatlar tarafından,
- izinsiz şekilde çoğaltılarak,
-kendi avukatlık faaliyetleri için kullanmaları,
-ihlal olarak nitelendirilmemelidir. (!).




Bir başka deyişle,




- FSEK kapsamındaki eser sahibinin haklarını koruyan tüm hükümler ile birlikte,
- İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 27/2. maddesinde “Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır” hükmünün istisnası,
- avukatlardır (!).




Takdir edileceği üzere, böyle bir hususun kabul edilmesi T.C Anayasası’nın 10. Maddesinde himaye edilen “kanun önünde eşitlik” ilkesine aykırı olduğu gibi, sözkonusu önkabul, eser sahibinin bir mülkiyet hakkı olan fikri haklarına FSEK’te düzenlememiş bir istisnaya dayanılarak müdahale edilmesi anlamına gelir.




Öte yandan, dava konusu olayda davalı avukatların, davacı avukat yanında bağlı olarak ÇALIŞMADIĞI kabul edilse bile, meydana getirilen eser eğer ortak eser niteliğinde ise, bir başka deyişle, kısımlara ayrılabiliyor ve her eser sahibinin hangi kısmı oluşturduğu kolaylıkla tayin edilebiliyorsa, bu eserin tamamı üzerinde hem ilk hem de devam eden dönemlerde ancak eser sahiplerinin birlikte oyu ile insiyatif kullanılabilir. Bununla birlikte, dava konusu olayda bahsedilen dilekçe, kısımlara ayrılamayan bir bütün oluşturuyorsa, FSEK md. 10 gereği, eserin sahibi, o eseri meydana getirenlerin birliği olduğundan, eserle ilgili inisiyatiflerde yine oybirliği gerekecektir.




O halde, dilekçe-eserin sadece maddi vakıa kısmının değiştirilerek tamamının kullanılması halinde, davalı avukatların,




a-) esere yaratıcı bir çaba ve katkıda bulunmuş olsalar bile,
b-) davacı yanında bağlı çalışmaları ,
c-) veya bağımsız avukat olmaları önemli olmaksızın,
d-) ortak eser veya birlikte eser sahipliği durumunu göz önüne alarak ,
söz konusu dilekçe-eseri çoğaltarak kullanmadan önce “izin alma” yükümlülükleri doğmaktadır.






NETİCE-İ TALEP:




Yargıtay’ın anılan kararı, avukat dilekçelerinin eser niteliğinde kabul edilmesi için aranan kriterleri, olması gerekenden çok daha üst düzeye çekmektedir. Bu durumda, avukat dilekçelerinin istisnai hallerde eser sayılması gerektiğine dair yansıtılan ön kabul gölgede kalmaktadır.




Oysa, marifetin iltifata tâbi olduğu bir düzende dilekçelerini eser seviyesinde oluşturan avukatların emeklerini korumak, öncelikle yargının iş yükünü azaltır. Ayrıntısıyla ve bilimsel dayanaklarıyla hazırlanmış ve sahibinin hususiyetini taşıyan bir avukat dilekçesini eser niteliğinde kabul etmek bir yandan eser sahibini korurken, diğer yandan bu seviyede dilekçe yazılmasına teşvik edici bir rol oynar. Eser niteliğindeki dilekçeyi kullanan avukatların ise bu konuda sadece prosedüre uyma yükümlülüğü doğar. Tıpkı bilimsel eserlerden yararlanırken uymak zorunda olduğumuz atıf yapma yükümlülüğü gibi…




Eserin, makaleden (dilekçeye) aktarım halinde bağımsız karakter kazandığını kabul etmek; eserin, üzerinde somutlaştığı maddi vasıtadan bağımsız olduğu gerçeğine aykırıdır. Bu yönde bir önkabul halinde, eserin farklı tespit türlerine göre korunması veya korunmaması gündeme gelir ki; bu da tespit türleri arasında suni ve dayanaksız bir hiyerarşiye yol açar.




Yargıtay’ın, avukatlar arasındaki eşit statüyü eser sahibi avukatın haklarına tercih etmesi de kabul edilemez. Zira, eser sahibinin mali haklarının hangi mülahazalarla sınırlandırılabileceği FSEK md. 30-md. 47’de açıkça belirtilmiştir. Bu anlamda, avukat dilekçelerinin benzer davalarda yargıç ve hakimler tarafından “yardımcı argüman/gerekçe” olarak kullanılması FSEK md. 30’da belirtilen “kamu düzeni” kapsamında kabul edilebilir ise de, BK md. 48 anlamında haksız rekabet hükümlerine tabi olan avukatlar arasında bu yönde bir ön kabul, ancak eser sahibinin haklarına hukuka aykırı bir müdahale anlamına gelecektir.





Yargıtay’ın bundan sonraki benzer davalarda ne yönde karar vereceği merak konusu.






KISALTMALAR:



FSEK : Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu
HUMK: Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu
BK : Borçlar Kanunu
TRIPS : Agreement on Trade Related Aspects of Intellectual Property Including Trade in Counterfeit Goods.

KAYNAKÇA:

ARSLANLI, Halil, “Fikri Hukuk Dersleri II, Fikir ve Sanat Eserleri, İstanbul.1954.

ATEŞ, Mustafa. “Fikri Hukukta Eser”, Turhan Kitapevi . Ankara 2007.

AYİTER, Nuşin. “Hukukta Fikir Ve Sanat Ürünleri”, 2. Bası, Ankara 1981

BAINBRIDGE, David, “Intellectual Property”, 4. Bası.,Pitman P. London 1999.

BELGESAY Mustafa Reşat., “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Şerhi”, İstanbul 1955

BEŞİROĞLU, Akın.,”Düşünce Ürünleri Üzerinde Haklar”, Fikir Hukuku Cilt I. Acar Yay. Ankara 2002.

CYPRIAN Blagden, “The Stationers’ Company, A history, 1403-1959” , Stanford University Pres., 1977.

EREL, Şafak. “Türk Fikir ve Sanat Hukuku”, 2. Bası, İmaj Yay. Ankara 1998.

GOSNELL, Charles F. "The Copying Grab Bag: Observations on the New Copyright Legislation." ALA Bulletin Ocak 1966.

GÖKYAYLA, K. Emre, “Telif Hakkı ve Telif Hakkının Devri Sözleşmesi” Yetkim Yay. Ankara 2000., .

HIRSCH, Ernst E., “Fikri ve Sınai Haklar” , Ankara 1948.

HIRSCH, Ernst E., “Fikri Say”., İstanbul 1943.,

İÇEL, Kayıhan, “Telif Ceza Hukuku Açısından Eser Kavramı ve Bu Bağlamda Avukat Dilekçelerinin Değerlendirilmesi”, İstanbul Ticaret Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi Güz: 2006/2, Yıl:5 Sayı:10.

KARAHAN, Sami/SULUK, Cahit/SARAÇ, Tahir / NAL,Temel “Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları” Seçkin Yay. Ankara 2009 .

KILIÇ, Savaş., “Avukatlık Mesleğinin Bağımsızlığı” www.hukukcu.com

LAWRENCE, John Shelton - TIMBERG, Bernard “Fair Use and Free Inquiry, Copyright Law and the New Media”. Norwood, NJ: Ablex Publishing Corp., 1989.

OZTRAK, İlhan., “Fikir ve Sanat Eserleri Üzerindeki Haklar., Ankara 1971.

RALPH, Randy D. “Copyright and Fair Use”: The American Geophysical Union vs.Texaco Corporation 1996, http://www.netstrider.com/documents/copyright
RICKETSON, Sam, “The Bern Convention for the Protection of Literary and Artistic Works.” 1886-1986, London& Reading 1987.


SULUK Cahit./ ORHAN Ali, “Uygulamalı Fikri Mülkiyet Hukuku”, C.II, Genel Esaslar Filkir ve Sanat Eserleri., Arıkan 2005.,

TEKİNALP, Ünal, “Fikri Mülkiyet Hukuku”, 4. Bası. Arıkan Yay. İstanbul 2005.

TOPÇUOĞLU Hamide. “Fikri Haklar Ders Notları”, Ankara 1964.

ÇALIŞMADA YARARLANILAN ELEKTRONİK ADRESLER:

http://tr.wikipedia.org
http://historymedren.about.com
http://www.tudorhistory.org
http://www.netstrider.com
www.hukukcu.com
http://www.netstrider.com/

Thursday, July 2, 2009

REKABET HUKUKUNDA “YIKICI FİYATLAMA” (İstanbul Barosu Dergisi Cilt 83, 2009/5)

Amerikalı kadın gazeteci Ida Tarbell’in 1880’lerdeki araştırmacı gazeteciliği, rekabet hukukunda yıllarca tartışılan hassas bir konuyu yeniden gündeme getirmişti : “Yıkıcı fiyatlama.” Tarbell, o yıllarda yazdığı “Cutting to kill” (öldüresiye indirim) adlı makalesinde; zamanında yarı deha-yarı mafya[1] olarak nitelendirilen John D. Rockefeller’ın Standard Petrol Şirketi’ni, çok düşük fiyat uyguladığı için öldüresiye eleştirmişti. Zira bu davranış, küçük petrol şirketlerinin piyasadan dışlanmasına sebep oluyordu[2]. Tarbell’in bahsettiği zavallı küçük petrol şirketlerinden birinin, kendi erkek kardeşine ait olması[3] olayın bir başka yönü olsa da, bu ve benzeri makalelerin 1880’lerden itibaren kabul edilen yıkıcı fiyatlama teorisinin uygulama koşullarının oluşturulmasında büyük rol oynadığı inkar edilemez. Aşağıdaki makalede, yıkıcı fiyat uygulaması için rekabet otoritelerince aranan söz konusu koşullar ile bu koşulların hangi ölçüde aranması gerektiği incelenmektedir.

& & &

Hakim durumdaki bir firmanın ticari çıkarını korumak amacıyla gereken tedbirleri alabilmesi hem Avrupa Birliği (AB) ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) hem de Türk Rekabet Hukuku’nda kabul edilmektedir. “Meşru Rekabet” (Competition on the merits) kapsamında değerlendirilen bu argüman, hakim durumdaki firmaların piyasada meşru oyuncular olarak kabul edilmesi ve Rekabet Hukuku’nun, rakipleri değil, piyasadaki rekabeti korumak amacının bir sonucudur. Ancak bu durum, hakim durumdaki firmalara çıkarlarını korumak amacıyla başvuracakları tüm uygulamalar için açık kart vermek anlamına gelmez. Yıkıcı fiyat uygulaması bu sınırın en somut örneğini teşkil etmektedir.

Yıkıcı fiyatlama teorisine göre; piyasada hakim durumda olan firma, fiyatlarını maliyetin altına çeker, bu davranış karşısında rakipler iki tür tepki verebilir; “kendi satış fiyatlarını maliyetin altına çekmek” ya da “hakim durumdaki firmanın davranışını görmezden gelip aynı fiyat politikasıyla yoluna devam etmek”. Birinci durumda, rakip şirketin iflası kaçınılmazdır. İkinci durum ise, yavaş yavaş pazar payında kayıplar vermekle sonuçlanır[4]. Hakim durumdaki firmanın bu davranışı sonucu rakip firmalar piyasadan dışlanmış olur, böylece firma tekel şekline dönüşerek fiyatları eski zararlarını karşılayacak şekilde yükseltir.

Yıkıcı fiyatlama, Rekabet Kurumu’nun 14 Ağustos 2008 tarihli BOTAŞ kararında “Yıkıcı fiyat uygulayan firma, hâkim durumda bulunan bir teşebbüsün, fiyatlarını belirli bir süreyle belirli bir seviyenin altında tutması nedeniyle mevcut rakip teşebbüslerin pazarda faaliyet göstermelerinin zorlaşması, hatta bu teşebbüslerin pazar dışına çıkmasına sebep olan bir uygulama” olarak tanımlanmıştır. Bir davranışın yıkıcı fiyatlama olarak kabul edilebilmesi için gereken koşullar ise yine Rekabet Kurulu’nun Goldaş [5] ve Feniks[6] kararlarında belirtilmiştir.

Anılan kararlara göre bir davranışın yıkıcı fiyat uygulaması kapsamında değerlendirilmesi için öncelikle maliyetin altında satışın[7] varlığı gerekir. Bu husus Avrupa Birliği’nde AKZO[8] kararıyla ortaya çıkan bir koşuldur. Kararda, maliyetin altında satışlar kendiliğinden (niyet araştırmasına gerek kalmadan) yıkıcı nitelikte kabul edilmiştir. Firmanın bu yönde bir davranışta bulunabilmesi için tabi ki, tek başına fiyatı arttırabilecek ya da azaltabilecek güçte olması gerekir. Firmanın diğer firmalarla dikey bütünlüğü, yüksek pazar payına sahip olması veya çapraz sübvansiyon[9] yapabilme gücü ona yıkıcı fiyat uygulaması için güvenilir bir zemin hazırlar.

AB uygulamalarına bakıldığında, Avrupa Bidayet Mahkemesi’nin Fransa’da ADSL hizmetleri veren Wanadoo’nun yıkıcı fiyat uyguladığına ilişkin Komisyon kararını onaması[10], bu konudaki kararların ilk akla gelenidir. İlgili kararda mahkeme, France Télécom’un yıkıcı fiyat uygulaması yoluyla yüksek hızlı internet erişimi pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına hükmetmiştir. France Télécom grubuna dahil olan Wanadoo Interactive SA (WIN), ADSL hizmeti de dahil olmak üzere Fransa üzerindeki internet erişim hizmetlerinden sorumludur. Komisyon, Avrupa Birliği bünyesinde yaptığı inceleme sonucunda verdiği 16 Temmuz 2003 tarihli kararda, ilgili teşebbüsün maliyetlerini karşılamayacak derecede düşük ve pazar payını artırmaya yönelik olarak uyguladığı fiyatların yıkıcı fiyat uygulaması teşkil ettiğine ve bu suretle WIN şirketinin Fransa yüksek hızlı internet erişimi pazarındaki hakim durumunu kötüye kullandığına karar vermiş[11] ve teşebbüsün 10,35 milyon Avro tazminat ödemesine hükmetmişti.

Türkiye’de ise ADSL internet erişim pazarında hakim gücü elinde bulunduran TTNet'in "Yaz Fırtınası" kampanyası ile tüm tarife seçeneklerinde maliyetlerinin çok altında satış yapmasının yıkıcı fiyat uygulaması kapsamında değerlendirilmesi[12] Rekabet Kurumu’nun konu bakımından örnek verilebilecek güncel kararlarındandır.

Yıkıcı fiyat uygulamasının ikinci şartı, yıkıcı fiyat niyetinin bulunmasıdır. Zira, maliyetin altında satışın amacı rakipleri piyasadan dışlamaktan ziyade, zorunluluk gereği olabilir. Piyasadaki talep daralması, kapasite fazlası, bozulabilir ürünleri elden çıkarma veya promosyon amaçlı indirimler söz konusu zorunluluk hallerine örnek olarak verilmektedir[13].

Niyet araştırmasına ilişkin soruşturmalarda özellikle şirket içi sunum ve yazışmalar yol gösterici nitelikte kabul edilmektedir. Doğaldır ki, soruşturma evresinde ele geçirilen ifade ve yazışmalarda yıkıcı fiyat niyetinin doğrudan ve açık şekilde belirtilmesi beklenmez. Rekabet Kurumu’nun yukarıda adı geçen TTNet kararında niyet bulgusuna ilişkin yapılan savunmaya, karar gerekçesinde verdiği yanıt da aynı yöndedir. Savunmada, söz konusu yazışmalar içerisinde, rekabet karşıtı niyetin bulunması için “rakiplerimizi piyasa dışına atalım, tekel konumuna gelip aşırı kârlar elde edelim, fiyatı daha sonra yükseltebilmek için yıkıcı fiyat uygulayalım” gibi ifadelerin bulunması gerektiği, ancak bu yönde ifadelere rastlanmadığı öne sürülmüş,[14] Kurul ise, niyetin tespit edilmesinin ve bunun da ötesinde niyetin, tarafların savunmasında yer verdiği ifadelerle gösterilmesinin zorunlu olmadığını[15] belirtmiştir.


Rekabet Kurumu’nun belirttiği husus, teoride mantıklı kabul edilebilecek bir yaklaşım olmakla birlikte, uygulamada, firmanın rekabete aykırı davranış niyetinin tespitinde sorunlar çıkmayacağının garantisini veremiyor. Kurum’un, adı geçen karardaki[16] niyet araştırmasında TTNet yöneticileri arasında aşağıda yer verilen ifadeleri firmanın rekabete aykırı hareket niyetinin tespitinde esas alması da bu endişeyi tetikliyor;

“Bilindiği üzere şirketimiz ADSL abone sayısı olarak 2007 sonu itibariyle yaklaşık (….) üzerinde abone hedefi bulunmaktadır.”[17]

“Gelecekte artacağı öngörülen rekabet koşullarında mevcut ve gelecekteki müşterilerin korunmasını sağlamak amacı ile uzun süreli abonelik taahhüdü alınarak abone sayısındaki muhtemel azalma riskinin azaltılması planlanmaktadır. Bu kampanyadan (………) müşterinin yararlanacağı öngörülmüştür.”[18]

Yukarıda belirtilen cümlelere firmanın yıkıcı fiyatlama konusundaki niyetini ortaya koymak açısından delil değeri hasredilmesi, ciddi bir sorun olarak algılanabilir. Zira, bir firmanın satış hedefi belirlemesi, müşteri sayısını veya pazar payını korumak ya da arttırmak için çabalaması piyasanın işleyişi için zorunludur. Oysa yukarıda belirtilen ifadeler ticari çıkarını korumak üzere tedbir alan bir firmanın uygulayacağı stratejiyi (iş planı ve geleceğe yönelik tahminler doğrultusunda) özetlemektedir ki bu husus Avrupa Birliği’nde meşru rekabet kapsamında değerlendirilir. Avrupa’daki Wanadoo kararında ise firmaya yönelik niyet araştırmasında esas alınan ve rakipleri piyasadan dışlama niyetine dair bulguya ulaştıran cümle şöyledir; “Yüksek hızlı ADSL erişim pazarı gelecek 5 yılda hakimiyet güdümlü olmaya devam edecektir. Bu doğrultuda stratejik hedef, pazar payı açısından hakim durumu elde edip kârlılık sürecini sonraya bırakmaktır.” Wanadoo kararında firmanın niyetini ispatlamak üzere esas alınan ifade ile karşılaştırıldığında, Rekabet Kurumu’nun Türk Telekomünikasyon kararında esas aldığı –yukarıda belirtilen- ifadelerin firma niyetini ortaya koymak için yeterli delil düzeyinde olmadığı sonucuna varılmalıdır.


Yıkıcı fiyat uygulamasının bir diğer şartı hasat’tır. Kurul'un 29.03.2007 tarih ve 07-29/259-90 sayılı Goldaş Kararı'nda sözkonusu kriter şu şekilde tanımlanmıştır. "Yıkıcı fiyat uygulamasının nihai amacı, fiyat kırarak rakipleri etkinsizleştirdikten sonra fiyatları tekrar yükseltmektir. Buna hasat denir. Yıkıcı fiyat ancak bu şekilde uygulama döneminde girdiği zararları kapatabilmekte ve üstüne ekstra kar elde edebilmektedir.”


Yıkıcı fiyatlama için gereken hasat şartının gerçekleştiğinin kabulü için firmanın uygulama döneminde girdiği zararları kapatmış olup olmadığının tespiti gerekir. Bunun için de, görece uzun bir zamana ihtiyacı vardır. Aksi halde, -planlanan hasatın elde edilebilmesi için gereken süreç henüz yaşanmamışsa- piyasa koşullarının hasada imkan verip vermediğinin değerlendirilmesi gerekir. Bunun için öncelikli iş, piyasaya girişin kolay olup olmadığını tespit etmektir[19]. Zira, firma rakiplerini piyasa dışına iter ve sonrasında aşırı fiyat uygularsa bu durum potansiyel rakipler için piyasaya girmek konusunda teşvik edici rol oynar. Giriş engeli olmayan kârlı bir piyasadan, planlanan hasatı elde etmek de mümkün olmaz.


Buna karşın, yıkıcı fiyat uygulamasının tespitinde hasat şartının gerçekleşmemesi durumunda firmanın cezalandırılmaması gerektiğini savunan hukukçu ve iktisatçılar da vardır. Bu görüş, firmanın hasatı elde etmekte başarısız olması ihtimaline dayanmaktadır. Buna göre, firmanın kâr kaybını telafi edememesi durumunda, rekabete aykırı hareket başarısız sayılacak ve bunun sonucunda rakipler zarar görmüş olmayacaktır. Böylece rakipleri piyasadan dışlamaya yönelik başarısız teşebbüsü nedeniyle firma piyasa tarafından cezalandırılmış olacaktır.[20]

& & &


Yıkıcı fiyat uygulaması, fiyatların sûni şekilde düşürülerek etkin rakipleri piyasadan dışlama amacı taşıdığından, cezalandırılması gereken bir davranıştır. Ancak cezalandırmada, Rekabet otoritelerinin, sözkonusu uygulamanın şartlarını amacı aşmayacak şekilde uygulamaları gerekmektedir. Bunun için ilk olarak, yıkıcı fiyatlama davranışına yönelik niyet araştırmasında, “meşru rekabet” kavramını akılda tutmak ve firmalara sıkı şekilde rekabet etme imkanını tanımak gerekir. Firmaların müşterilerini, satışlarını ve dolayısıyla pazar paylarını arttırmak için aldığı tedbirler mümkün olduğunca firmanın yarış kabiliyetini etkisizleştirmeden değerlendirilmelidir. Yıkıcı fiyatlamaya yönelik niyet testinde dayanaktan yoksun delillerin, piyasadaki etkin rekabetin korunması amacını aşan uygulamalara zemin hazırlayacağı unutulmamalıdır. Buna bağlı olarak şirket dokümanlarında ve iç yazışmalarda yer alan rakibi saf dışı etme arzusunu belirten saldırgan üslup niyet göstergesi sayılmamalıdır. İkinci olarak, yıkıcı fiyat uygulaması için hasat şartının, niyet şartına dayanak olarak aranması gerekmemektedir. Firmayı yıkıcı fiyat uygulaması için harekete geçiren güdü (niyet) gelecekte daha çok kâr elde etme amacı olmakla birlikte, bu amacın elde edilememesi halinde firmanın cezalandırılmaması, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (RKHK) 6. maddesinde ifadesini bulan “ (…) rakiplerin piyasadaki faaliyetlerinin zorlaştırılmasını AMAÇLAYAN eylemler” hükmünün amacına aykırı bir uygulama olacaktır. Zira, gerek mehaz Roma Anlaşması’nın 82. maddesi, gerekse RKHK’nun 6. maddesi, tüketiciyi değil rekabetçi piyasa yapısını korumak amacındadır.




[1] EPSTEIN Alex, “Vindicating Capitalism: The Real History of the Standard Oil Company” www.theobjectivestandard.com/issues/2008-summer/standardoilcompany
[2] HORRIGAN Darren, “Predatory Pricing: Who is Crying Wolf ?” www.nett.com.au/govt-legal/predatorypricing
[3] www.wikipedia.org/ Ida Tarbell
[4] DiLORENZO, Thomas J. “The Myth of Predatory Pricing” www.findarticles.com/businesslibrary/newspublications
[5] 29.3.2007 Tarihli ve 07-29/259-90 Sayılı Karar
[6] 23.8.2007 Tarihli ve 07-67/815-310 Sayılı Karar
[7]Yıkıcı fiyat zaman zaman maliyet altında satış (mas)'la özdeşleştirilmektedir. Oysaki mas, yalnızca yıkıcı fiyat uygulamasının bir unsuru olup, rekabet hukuku açısından yerine göre legal ya da illegal olarak değerlendirilebilir. Yıkıcı fiyat uygulaması ise tanımı gereği rekabeti bozan bir eylemi ifade eder. KARA, Alper Fevzi.,Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Aracı olarak Yıkıcı Fiyat Uygulaması, RK Uzmanlık Tezi, Ankara 2003.
[8] Case 62/86 ECR 3359 (1991)
[9] Çapraz Sübvansiyon birden çok alanda iş yapan bir firmanın iş yaptığı alanlardan birinde maliyetinin altında sattığı bir ürünün ya da hizmetin zararını, iş yaptığı başka bir alandan elde ettiği aşırı karla karşılaması olarak tanımlanmaktadır.
[10] Case T-340/03 30.1.2007
[11] Case T-340/03 France Télécom v Commission
[12] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar
[13] KORAH Valentine, (1994) An Introductory Guide to EC Competition Law and Practice, 5. Ed. Sweet and Maxwell, London
[14] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar Gerekçesi, sf.103.
[15] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar Gerekçesi, sf.104.
[16] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar
[17] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar Gerekçesi, sf.21
[18] 19.11.2008 Tarihli 08-65/1055-411 Sayılı Karar Gerekçesi, sf.21
[19] GAL, Michal, “Below-Cost Price Alignment: Meeting or Beating Competition? ” www.canlecon.org/submissions/docs/Michal
[20] MONTI,Georgio., “Predatory Pricing- Bad Intentions and No Economic Sense” http://www.competitionlawboard.blogspot.com/ , (12 February 2007)

Wednesday, July 1, 2009

REKABET KURUMU'NUN PİŞMANLIK YÖNETMELİĞİ "KİM OLURSAN OL, YİNE GEL.."


Düşünün ki, sizinle aynı iş dalında faaliyet gösteren beş rakip firmayla bir araya gelip pek de hayırlı olmayan bir iş için, örneğin, asgari satış fiyatlarınızı belirlemek veya ihalelerde danışıklı hareket etmek için belli aralıklarla toplantı yapmaktasınız. Bu davranışın piyasadaki rekabetin sınırlandırılması anlamına geldiğine, bir başka deyişle, rekabetin kutsal kitabında büyük günahlar arasında olduğuna şüphe yok. Ancak, “serbest” piyasanın “kuralsız”, “denetimsiz” ve “başıboş” olduğu konusunda yanılgıya düştünüz ve sekreterinize, bir sonraki toplantıyı diğer “hayırseverlerin” de müsait olduğu güneşli bir mayıs sabahına ayarlaması konusunda talimat verdiniz. Beklenen gün geldi ve siz, yeni ve kaliteli ürünler üretmek yerine, müşterilerinizi daha az kaliteye karşılık daha fazla ödemek zorunda bırakacak yeni planlarınızı paylaşmak üzere toplantı mahalline gittiniz. Ancak durum hiç de beklediğiniz gibi değil…. O güne kadar her toplantıya sizden önce gelen firma yetkililerine ait sandalyeler bugün BOŞ ! Uçağı kaçırmış veya trafiğe takılmış olabileceklerini düşünerek cep telefonunuza sarılsanız da cevap alamıyorsunuz. Yardımcı olalım;

Bugünlerde kartel üyeleri, işledikleri günahın ağırlığına dayanamayıp, günah çıkarmak üzere Rekabet Kurumu’na koşuyor. 15 Şubat tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren "Kartellerin Ortaya Çıkarılması Amacıyla Aktif İşbirliği Yapılmasına Dair Yönetmelik" (Pişmanlık Yönetmeliği) kartelleri içten fethederek dağıtmaya kararlı. Buna göre; 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesinde yasaklanmış olan kartellerin ortaya çıkarılması amacıyla Rekabet Kurumuyla “aktif işbirliği yapan teşebbüsler” ile “teşebbüs yöneticileri” ve “çalışanlarına”, aynı Kanunun 16. maddesinde belirtilen para cezaları verilmeyecek veya verilecek cezalarda indirim yapılacak.

Dünyanın önde gelen ekonomilerinde başarılı şekilde uygulanmakta olan bu yöntem, gizlilikte profesyonelliği arttırmış olan kartellerle mücadele etmekte zorlanan ve yaptığı aramalardan eli boş dönen rekabet otoritelerinin, kartel üyelerinden birinin (ispiyoncu) işbirliğini kabul etmek ve bunun karşılığında ispiyoncuya ceza vermemek veya cezasında ciddi oranlarda indirim yapmayı içeriyor. Avrupa Birliği’nde (AB) “carrot or stick” deyimiyle ifade edilen ve Türk Rekabet Hukuku’na da çok az farkla aynen alınan sözkonusu uygulamadan yararlanabilmek için tabi ki bazı koşulların yerine getirilmesi gerekiyor.

İyi Bir Koşucu Olmak;

Bu koşullardan ilki; “İyi bir koşucu olmak”…Zira, Rekabet Kurumu’nun varlığından haberdar olmadığı bir karteli bildiren ve bu kartelin ortaya çıkması için gereken bilgi ve belgeleri sağlayan her teşebbüs değil fakat İLK teşebbüs pişmanlık yönetmeliğinden yararlanacak ve hiç ceza almayacak. Ayrıca kartele ilişkin inceleme başlamış olsa bile, -daha önce başkası tarafından başvuru yapılmamış olması kaydıyla- elinde yeterli delili olmayan Kurul’u, rekabetin ihlal edildiği sonucuna ulaştıracak bilgi ve belgeleri sunan İLK teşebbüs de ceza almaktan kurtulacak. Bu sebeple, günah çıkarmak üzere harekete geçen firmanın hiç ceza almamak için hızlı davranması, Kurum’la derhal iletişime geçerek randevu alması ve listenin ilk sırasına adını yazdırması gerekiyor.


Pes Etmemek;

Bir kartele yönelik incelemenin başlatılmasının ardından ilk başvurunun yapılmış olması ve ihbarın gerçekleşmesi halinde, ikinci ve daha sonraki pişmanlık başvuruları için getirilen düzenleme ise -kanunun ihlal edildiği sonucuna ulaştıracak delilleri sunmak şartıyla- para cezalarında indirim yapılması şeklinde.. Avrupa’da bu tedirgin edici durum “birinci olamazsan en azından ikinci ol” (If you can not be the first at least be the second) ifadesiyle teşvik ediliyor.

İyi haber, AB düzenlemesinden farklı olarak yeni yönetmelikte, ek değer (added value) kavramına yer verilmemiş olmaması. Bir başka deyişle, ceza indiriminden yararlanmak için başvuruda bulunan firmaların, Rekabet Kurumu’nun önceden sahip olduğu bulgulara belirgin ek değer katacak bilgiler sunması şart koşulmuyor. Bu düzenleme, başvuruda bulunacak firmaların, ellerindeki tüm delilleri, üzerinde düşünmeden ve vakit kaybetmeden Kurum’a ulaştırması için teşvik edici rol oynuyor.


Kurum ile Tam ve Sürekli İşbirliğinde Olmak ;

Yönetmelikten yararlanabilmek için tabi ki kartel üyesinin Kurum ile aktif, tam ve sürekli işbirliğinde bulunması gerekiyor. İşbirliğinin tam olarak ne anlama geldiği konusunda belirlenmiş prensipler mevcut değil. Ancak AB uygulamasında kartel üyesi firmanın elindeki tüm bilgi ve belgeleri gizlemeksizin rekabet otoritesine sunması ve kartel faaliyetlerine katılmayı durdurması (örneğin toplantılara katılmaması), aktif ve tam işbirliği koşulunun sağlanması için gerekli sayılıyor.

Buna karşın, Avrupa uygulamasına paralel olarak, Kurum’un gerekli görmesi halinde (daha fazla veriye ulaşmak için) kartel üyesinin, devam eden kartel faaliyetlerine katılması da istenebilecek. Bu katılma, tabi ki faaliyetlerin Kurum tarafından izlenmesi ve somut deliller elde edilmesi amacını taşıyacak.

Diğer Teşebbüsleri İhlale Zorlamamak;

Yeni yönetmelikteki ceza muafiyetinden yararlanabilmek için kartel üyesinin diğer teşebbüsleri ihlale zorlamamış olması gerekiyor. Diğer teşebbüsleri fiziksel veya iktisadi şiddete maruz bırakmak, örneğin piyasa dışına çıkarmak ile tehdit etmek, ihlale zorlama eyleminin çerçevesini oluşturuyor. Ancak bu durum, ceza indiriminden yararlanılmasına engel olmuyor. Bir başka deyişle, başvuruda bulunan firma, diğer teşebbüsleri ihlale zorlamış olsa bile, ceza muafiyetinden yararlanamasa da ceza indiriminden faydalanabiliyor.

Bu koşul, AB’de 2002 yılında revize edilen 1996 tarihli Duyuru’da kabul edilmiş olan “kartele liderlik etme” kavramından biraz farklı.. Kartelde liderlik ve belirleyici rol oynama kavramlarının muğlak olduğu ve bu konudaki yanlış değerlendirmenin firmalar aleyhine ayrımcılık yaratacağı göz önüne alınırsa, yeni yönetmelikteki düzenlemenin yerinde olduğu kabul edilebilir.


Firma Çalışanlarına İyi Davranmak;

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 16. maddesinin 4. fıkrasında; ihlal nedeniyle cezalandırılan firmanın ihlale belirleyici etkisi saptanan yönetici veya çalışanlarına da idari para cezası verilmesi öngörüldüğü için yeni yönetmelik, sadece firmaları değil, pişmanlık başvurusunda bulunmak isteyen firma yönetici ve çalışanlarını da kapsıyor. Düzenlemeye göre, firma yönetici ve çalışanları firmadan bağımsız olarak pişmanlık başvurusunda bulunabilecek.


SON KARAR…

Pişmanlık macerası, kartel üyesi firmanın ihlal niteliğindeki davranışının kamuya yansımasıyla son bulacağı için, Kurum’a başvurmadan önce, son kararı ince eleyip sık dokumak gerektiğine inananlar da var. Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı firma yetkilileri, “…henüz Rekabet Otoritesi’nin farkına varmadığı ve - kim bilir- belki de hiç farkına varamayacağı bir durumu ihbar etmenin, kendilerine fayda sağlamayacağı…” konusunda hemfikir. Yorucu süreç sona erdiğinde elde kalan tek şeyin firmanın zarar görmüş imajı olacağını savunuyorlar. Elbette ki böylesi bir yorumun itibar görmesi, Rekabet Otoritesi’nin, ihlal niteliğindeki davranışları ortaya çıkaramaması veya görmezden gelmesinin garanti altına alınmasıyla mümkün.

Esas mesele ise, rekabet ihlalinin gerçekten var olup olmadığını tespit edebilmek. Henüz etkileri doğmamış ve firmanın kendi içinde halledebileceği bir durumun boşu boşuna Rekabet Kurumu’na havale edilmesinin, sadece firmanın menfaatlerine zarar vereceği kanısındayız.. Bu konuda akılcı davranmak için yapılması gereken ise, işi iyi bilen rekabet hukukçularının danışmanlığına başvurmak ve firma faaliyetlerini, rekabet danışmanlığı paralelinde yürütmek !

AB REKABET HUKUKU VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI (İstanbul Barosu Dergisi Cilt 83, Sayı 2009/1)



Avrupa Birliği (AB), bir ortak pazar yaratma amacıyla kurulmuştur. 1950’lerin başında henüz net bir amaca odaklanamayan AB, birkaç yıl sonra imzalanacak olan Avrupa Topluluğu Antlaşması (Roma Antlaşması) ile ortak pazar yaratma amacını açıkça ifade etmiş ve ilerleyen yıllarda bu amaca ulaşabilmek için malların serbest dolaşımının sağlanması gerektiği bilinciyle hareket etmiştir. Bu bağlamda, Roma Antlaşması’nda üye ülkeler arasında gümrük vergileri ile eşetkili resim ve harçların kaldırılması, bununla birlikte miktar sınırlamalarının ve eşetkili bütün önlemlerin bertaraf edilmesi gereğini içeren hükümler yer almıştır.[1]

Roma Antlaşması, AB’nin ekonomik amaçları arasında en önemli yeri işgal eden ortak pazar yaratma sürecinde bazı istisnalara da yer vermiştir. Nitekim anlaşmanın 30uncu maddesi malların serbest dolaşımına getirilebilecek istisnaları içermektedir. Anılan maddeye göre ulusal hukuklarca yaratılan ve koruma şartları ulusal hukuklarca belirlenen Fikri Mülkiyet Hakları (FM) bu istisnalardan birini oluşturmaktadır. Böylece ulusal hukukların ürünü olan ve ulusal hukuklarca korunan FM Hakları, malların serbest dolaşımı ilkesinin önüne geçerek bu ilke karşısında korunmuş olmaktadır. Bununla birlikte, FM Hakları istisnasının da sınırlaması vardır. Nitekim aynı maddede, FM haklarının kullanımının üye devletler arasında keyfi bir ayrımcılığa yol açmaması ve gizli bir kısıtlamaya meydan vermemesi gerektiği belirtilmektedir.

Buna karşın, Roma Antlaşması’nın, teşebbüslerin hakim durumlarını kötüye kullanmalarını yasaklayan 82nci maddesinde FM Haklarına yönelik bir ifade yer almamaktadır. Başka bir deyişle, bu hüküm FM Haklarını saklı tutmadığı gibi, bunları doğrudan rekabeti kısıtlayan, bozan ve engelleyen haklar olarak da görmemiştir.[2] Ancak 30ncu maddenin FM Haklarına ilişkin getirdiği sınırlama FM Haklarına 82nci maddenin uygulanabilmesine imkan vermektedir.[3] Böylece FM Hakları, hem malların serbest dolaşımı ilkesinin hem de hakim durumun kötüye kullanılması yasağının bir istisnası olarak karşımıza çıkmaktadır.

FM Haklarına, AB entegrasyonunda bir istisna olarak yer verilmesi, dayanağını aynı anlaşmanın 295nci maddesinden almaktadır[4]. Gerçekten de antlaşmanın 295nci maddesinde, Roma Antlaşması hükümlerinin, üye ülkelerin mülkiyet sistemini düzenleyen kuralları etkilemeyeceği ifade edilmiştir. Avrupa Adalet Divanı (Divan), maddede belirtilen “mülkiyet” ifadesinin fikri mülkiyeti de kapsadığını belirtmiştir.[5] Böylece AB, FM Hakları ile bu haklara getirilen hukuki korumanın ulusal hukuklarca belirlendiğini ifade etmekte ve Roma Antlaşması hükümlerinin ulusal hukuklarca “var edilmiş” sözkonusu FM Haklarını etkilemeyeceğini kabul etmektedir.

2. DOKTRİNLER

FM haklarının, AB’nin tanımlaması bile uzun yıllar süren ortak pazar oluşturma amacının istisnası olarak kabul edilmesi, sözkonusu haklara karşı temkinli bir tutumun oluşmasına sebep olmuştur. Özellikle piyasada belli bir ekonomik güce sahip (hakim durumdaki) teşebbüsler tarafından FM Haklarının kötüye kullanma aracı olabileceği düşünüldüğünde, sorun önemli bir boyuta ulaşmaktadır. Bu sebeple, sözkonusu hakların sınırsız olarak uygulanmasının üye devletler arasındaki ticareti olumsuz yönde etkileyeceği ve ortak pazar amacını öngörülenden fazla zedeleyecek olmasından hareketle, FM Hakları için maddede belirtilen sınırlamalar dışında ne tür tedbirler alınması gerektiği tartışma konusu olmuştur.

FM haklarının, sahibine sağladığı inhisari hakların ortak pazarın bölünmesi sonucunu doğurabileceği ve malların serbest dolaşımının sağlanması için en önemli araç olan rekabet hukuku kuralları ile çatışması halinde ne yönde hareket edileceği konusunda Komisyon ve Divan, sırasıyla “Hakların Tüketilmesi İlkesi” “Hakkın Varlığı-Kullanımı Ayrımı” ve “Hakkın Cevheri Doktrini” ni benimsemiştir.[6] Divan ve Komisyon, ilerleyen kısımda açıklanan sözkonusu ilkeler ile, Birlik Hukukunun üstünlüğü ilkesinin mutlak olmadığını, ulusal hukukun tanımladığı ve kapsamını belirlediği FM Hakları ile Birlik Rekabet Hukuku’nun çatışması halinde her somut olayın koşullarına göre değerlendirme yapılması gereğini ifade etmektedir. Bir başka deyişle, AB ile üye devletler arasında bu konuda bir yetki paylaşımı sözkonusu olacaktır.

a. Hakkın Tükenmesi İlkesi:

Malların serbest dolaşımının sağlanması için en önemli araç olan rekabet kuralları ile sahibine inhisari haklar sağlayan FM Haklarının, aynı ortak amaca hizmet etmeleri sebebiyle aynı ekonomik sistem içinde yaşatılabilmesinin mümkün olduğu[7] anlayışından hareketle Divan, rekabet kuralları ile FM Haklarının çatışması halinde uygulanmak üzere hakkın tükenmesi ilkesini ortaya koymuştur. İlkeye göre, fikri mülkiyet koruması kapsamında yer alan bir ürün, FM Hakkı sahibinin elinden hukuki yoldan rızasıyla çıkmışsa, bu malı hukuka uygun olarak elde etmiş kişilerin malın ticaretini yapması engellenemeyecektir.

Sözkonusu ilke ile Divan, FM Hakları kapsamında korunan ürünün ilk satış hakkını hak sahibine vermekte, bu hak kullanıldıktan sonra malın alım satıma konu olmasının engellenemeyeceğini ortaya koymaktadır. Böylece hak sahibinin, sahip olduğu FM Hakkına dayanarak malların serbest dolaşımını engelleyen rekabete aykırı davranışlarda bulunmasının –ilk satış aşamasından sonra- önüne geçilmektedir.

b. Hakkın Kullanımı-Varlığı Ayrımı ve Hakkın Cevheri Doktrini:

Divan, Hakkın Tükenmesi İlkesi ile hak sahibinin “ilk satış aşamasından sonra”, sahip olduğu FM Hakkına dayanarak malların serbest dolaşımını ve rekabeti önleyici davranışlarını engellemeyi amaçlamıştır. Ancak ilk satışa kadar olan aşamada da bu hakların kötüye kullanılabileceği –bir başka deyişle FM Haklarına ilişkin bir lisans verilmesinin haklı bir sebep olmaksızın reddedilebileceği- düşünülmüş ve bu konuda FM Hakkı sahibine getirilecek kısıtlamanın meşruiyetini sağlamak için Hakkın Kullanımı-Varlığı Ayrımını ortaya konmuştur.

Sözkonusu ayrım ilk kez Parke Davis/Probel Davasında ifade edilmiştir.[8]Buna göre; “Patent sahibine üye devletlerden birinde tanınan hakların varlığı Roma Antlaşması’nın 85 ve 86ncı (yeni 81 ve 82nci) maddelerindeki yasaklamalardan etkilenmeyecektir. 85nci madde kapsamında tanımlanan anlaşma, karar ve uyumlu davranışın bulunmaması halinde, bu hakların kullanımı tek başına 85nci maddedeki yasak kapsamına girmeyecektir”.[9]

Divan, önüne gelen bir başka davada [10] : “…Antlaşma üye ülkelerin sınai ve ticari mülkiyetle ilgili olarak tanıdığı hakların varlığını etkilemese dahi, bu hakların kullanımı Antlaşmanın getirdiği yasakların kapsamına girebilir.” ifadesiyle hakkın varlığı-kullanımı ayrımını bir kez daha vurgulamıştır.

Divan, daha sonra önüne gelen bir çok davada devletlerin fikri mülkiyet alanındaki yasal düzenlemelerine Roma Antlaşması ile müdahale edilmediğini, ancak bu hakların kullanılmasının serbest dolaşımı etkilemesi halinde, Roma Antlaşması‘nın 28-30. madde hükümlerinin uygulamaya geçirileceğini ifade etmiştir. [11]

Böylece Divan, ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığı”nın Birlik Hukukundan etkilenmeyeceğini (Roma Antlaşması md.295) ancak bu hakların kullanımındaki denetimin Birlik Hukuku kapsamında yer aldığını vurgulamıştır. Divan’ın bu yaklaşımı, henüz Birlik düzeyinde hakların varlığına ilişkin bir düzenleme olmaması[12] sebebiyle mecburidir.

Bu aşamada, Birlik Hukuku kapsamında olduğu belirtilen “hakkın kullanımındaki denetimin nasıl yapılacağı” tartışma konusu olmuştur. Divan, bu meseleye çözüm olarak Hakkın Cevheri Doktrini’ni yaratmış ve böylece hakkın meşru şekilde kullanılmasının temelinde yatan mantığı açıklamaya çalışmıştır.[13] Buna göre, hakkın kullanma biçimi hakkın “cevherine” ait olduğu müddetçe malların ya da hizmetlerin serbest dolaşımı veya rekabete ilişkin Topluluk kuralları uygulanmayacaktır.[14] Bir başka deyişle FM Haklarının her tür kullanım biçimi korunmayacak, ancak hakkın cevheri kapsamında kalan bir kullanım meşru sayılacaktır. Hakkın kullanma biçiminin hakkın cevherine uygun olması halinde Birlik Hukukunun üstünlüğünün mutlak değil, göreceli bir nitelik kazandığı, ulusal hukukların belirlediği FM Hakkı ile Birlik Hukukunun (serbest dolaşım ve rekabete ilişkin) kurallarının çatışması durumunda her iki normun da eşit düzeyde kabul edilerek hiçbirine ilkesel bir üstünlük tanınmadığı belirtilmektedir.[15]

3. UYGULAMADAKİ SORUNLAR:

Bu noktada ortaya çıkan ilk sorun, her hakkın cevherinin kapsamını belirlemektir. Bilindiği üzere , Birlik çapında fikri mülkiyet alanında mevzuat uyumlaştırmasının henüz tam anlamıyla sağlanamamaması sebebiyle Hakkın Cevheri her ülke mevzuatına göre değişmektedir.[16] Bu sebeple Divan, her somut olayın koşullarına göre dava konusu hak türü açısından hakkın cevherini belirlemekte, ardından, somut olaydaki kullanımın bu cevher kapsamında yer alıp almadığını değerlendirmektedir.

Örneğin Centrafarm/Sterling Drug Davasında[17] Divan, patent hakkının cevherini aşağıdaki gibi belirlemiştir.

Patent hakkının cevheri, patente konu olan buluşun sahibinin yaratıcı çabalarını ödüllendirmektir. Bu bağlamda, buluşun sahibi, buluşunu dilediği gibi kullanmakta serbesttir. Ticari olarak buluşu üretmek ve doğrudan ya da lisans vermek suretiyle dolaylı olarak piyasaya ilk defa sürme hakkı ve yapılan ihlallere karşı itiraz hakkı da mutlak olarak patent sahibine aittir.“

Hakkin Cevherinin her olayda ayrı ayrı tanımlanmasının hukuk güvenliği açısından olumsuz bir durum yarattığına şüphe yoktur.[18] Bu noktada bir diğer sorun ise, hakkın cevherinin tanımlanması yetkisini Divan’ın kendisinde görmesidir. Sözkonusu uygulama, ulusal hukuklarca düzenlenen FM Hakkının varlığına müdahale anlamına gelmektedir ki, bu alan Birlik Hukuku ile değil, ulusal hukuklarca düzenlenmektedir. Bilindiği üzere, hakların üye devletler tarafından düzenlenmesinin anlamı, ulusal hukukların hakları tanımlanması, bunlara getirilecek hukuki korumayı ve bu korumanın sınırını belirlemelerini ifade etmektedir.[19] Divan, hakkın cevherini belirleyerek Roma Antlaşması’nın 295nci maddesi gereği ulusal hukuklarca düzenlenen fikri mülkiyet haklarının oluşturulmasına, tanımlanmasına ve buna getirilecek hukuki koruma sınırına müdahale etmektedir. Böylece hakkın varlığı-kullanımı ayrımı ve buna dayanarak bahsedilen “yetki paylaşımı” işlevsiz kalmaktadır.

Divan’ın bu yaklaşımı henüz ciddi anlamda yatırım gerektiren patentlere ilişkin davalarda FM hakkı sahibinin aleyhine olacak şekilde kullanılmamıştır.[20] Ancak telif haklarına ilişkin Magill davasında aynı durumdan sözedilememektedir. Nitekim davada varılan karara ulaşmak için –Divan tarafından açıkça ifade edilmemekle birlikte- İrlanda ve İngiltere’deki dava konusu telif hakkına ilişkin ulusal kuralların uygun olmadığından hareket edilmiştir.

Divan’ın sözkonusu yaklaşımını yansıtan Magill Davası[21], kısaca şöyle özetlenebilir: Magill adlı bir İrlanda basım şirketi BBC, ITP ve RTE adlı televizyon kanallarının haftalık televizyon programlarını içeren bir dergi çıkarmak ister ve bunun için gerekli olan program listesini sözkonusu şirketlerden talep eder. Diğer Avrupa ülkelerinde olmamasına karşın, İngiltere ve İrlanda’da televizyon programlarını içeren listeler üzerinde, yayını yapan kuruluşun telif hakkı bulunmaktadır. BBC, RTE ve ITP kanalları bu haklarına dayanarak sözkonusu program listesini içeren televizyon dergileri yayınlamakta ve ayrıca günlük gazete ve dergilere bu listeleri ücretsiz olarak vermektedirler. Dolayısıyla haftalık program dergisi pazarında yayın kuruluşlarından bağımsız olarak herhangi bir teşebbüs faaliyet göstermemektedir. Magill’in talebi (haftalık program listesini içeren bilgi) BBC, RTE ve ITP tarafından reddedilir.

Divan, öncelikle dava konusu telif hakkına değinmiş ve konuyla ilgili ön tarihli bir davadaki hükme atıf yapmıştır.[22] Buna göre (…)Topluluk uyumlaştırmasının olmadığı bir durumda, bir FM Hakkına koruma verilmesine ait koşullar ile prosedürlerin belirlenmesi ulusal hukuklarca ele alınması gereken bir konudur ve üzerinde telif hakkı bulunan bir eserin çoğaltma hakkı, telif hakkının cevherinin bir parçasını oluşturmaktadır.[23]

Ancak Divan, istisnai şartların varlığı halinde FM hakkına ilişkin lisans verilmesinin reddinin hakim durumun kötüye kullanılması olarak kabul edileceğine işaret etmiştir.[24] Sözkonusu olayda da, tekelcilik, ayrımcılık ve yeni bir ürünün ortaya çıkışı gibi istisnai şartların mevcut olduğu konusunda Komisyon ile görüş birliğine varmıştır. [25] Buna karşın, dava kararına ilişkin yapılan eleştirilerde Divan’ın yukarıda bahsedilen istisnai şartlara ilişkin bir ispatta bulunmadığı belirtilmektedir.[26]

Magill Kararına dayanarak, hakkın cevheri doktrininin standart bir uygulama sağlamaktan uzak olduğu söylenebilir. Nitekim, hakkın cevherine uygun bir kullanımın meşru sayılacağını ifade etmiş olan Divan, bir yandan çoğaltma hakkının telif hakkının cevherinde yer aldığını belirtmekte, diğer yandan belirtilen cevhere dayanarak çoğaltma hakkını paylaşmak istemeyen FM Hakkı sahibine paylaşma yükümlülüğü getirmektedir. Bu durumda “hakkın cevherine uygun davranış” akıllarda bir soru işaretidir.

Dahası; Divan, ulusal hukuklarca düzenlenmiş olan FM Haklarının varlığına veya uygunluğuna ilişkin bir değerlendirme yapamayacağını Roma Antlaşması’nın 295nci maddesine dayanarak kabul etmesine rağmen Magill Davasında tam tersi bir tutum sergilemektedir. Nitekim, doktrinde de belirtildiği üzere verilen kararda dava konusu telif hakkının (korunma açısından) düşük değeri, denklemin bir parçasıdır.[27]Magill Davasına ilişkin olarak Başsavcı Jacobs’un aşağıdaki ifadesi[28] de, bu tutumu destekler niteliktedir: “Program listeleri için telif hakkı korumasının sağlanması, yaratıcı çalışmanın ve gayretin ödüllendirilmesi ya da böyle bir gayret için teşvik oluşturulması açısından haklı çıkarılması zor bir durumdur.” Sözkonusu ifade, ulusal hukuklarca (İngiltere ve İrlanda) tanımlanmış ve korunmaya değer bulunmuş telif hakkının varlığının ve uygunluğunun, Divan tarafından sorgulandığı konusunda yol gösterici niteliktedir.

SONUÇ

Divan, FM Haklarının potansiyelinde bulunan “rekabete aykırı olarak kötüye kullanılma ve böylece ortak pazar oluşumunu zedeleme” tehdidini bertaraf etmek için Hakkın varlığı- Kullanımı ayrımı ile Hakkın Cevheri Doktrini’ni ortaya koymuştur. Bu doktrinler ile Divan, hakkın kullanma biçiminin hakkın cevherine uygun olması halinde Birlik Hukukunun üstünlüğünün mutlak değil, göreceli bir nitelik kazandığını, ulusal hukukların belirlediği FM Hakkı ile Birlik Hukukunun (serbest dolaşım ve rekabete ilişkin) kurallarının çatışması durumunda her iki normun da eşit düzeyde kabul edilerek hiçbirine ilkesel bir üstünlük tanınmadığını belirtmektedir. Böylece, ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığı” Birlik Hukukundan etkilenmeyecek (Roma Ant. md.295) ancak bu hakların kullanımındaki denetim Birlik Hukuku kapsamında yer alacaktır.
Ancak, uygulamada Divan’ın bahsettiği yetki paylaşımı görülmemektedir. Nitekim Divan, “kendisi tarafından belirlenen hakkın cevheri çerçevesinde” ulusal hukuklarca tanımlanmış hakların “varlığını” yeniden değerlendirmekte, böylece, yetki paylaşımının varolduğunu ifade ettiği konuda yetki sınırını aşarak ulusal hukuk alanına müdahale etmektedir. Hakkın, Divan tarafından tanımlanan cevheri ile ulusal hukuklarca tanımlanan cevheri örtüşse dahi, sözkonusu cevhere uygun davranış tam bir muammadır. Divan bu yöntemle, ulusal hukuklarca varlığı tanımlanmış ve korunmaya değer bulunmuş hakların varlığını yeniden sorgulamakta ve böylece Birlik rekabet düzenini korumak amacıyla ulusal hukuk alanında varlığını hissettirmektedir. Bu durum bir yandan “Roma Antlaşması’nın, üye ülkelerin mülkiyet sistemini düzenleyen kuralları etkilemeyeceğini belirten” 295nci hükmünü FM Hakları açısından işlevsiz bırakmakta, diğer yandan Ortak Pazar amacına hizmet eden rekabet kuralları ile FM Haklarının çatışması halinde AB’nin, rekabet kurallarına üstünlük tanıdığını ortaya koymaktadır.

[1] md.25-29

[2] OKUTAN, G., (2000) AB Hukuku, BETA.

[3] ANIK,Gülgün, (2001) AT Rekabet Hukukunda Fikri Mülkiyet Hakları, Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi,Yıl:1, Cilt:1, Sayı.3,Ankara Barosu

[4] EROĞLU, S. (2000) Rekabet Hukukunda Bilgisayar Programlarının Korunması, BETA.
[5] C-350/92 s. İspanya v. Konsey Kararı (1996)
[6] SARIAKÇALI, T. (2004) , AB Hukukunda Lisans Sözleşmeleri, Rekabet Bülteni, 11,18.

[7] ASLAN Y. (2001), Rekabet Hukuku , Bursa.

[8] ŞEHİRALİ F. H., (1998) Patent Sözleşmelerinin Roma Anlaşmasının 85nci maddesi Açısından Değerlendirilmesi,BATIDER .

[9] Case 24/67 Parke Davis and Co v Probel, (1968), ECR 55.

[10] Case 58/64 Consten & Grundig v Commission (1965), ECR 385, 10

[11] Case 78/70 Deutsche Grammophon GmbH v Metro, (1971), ECR 487, p. 11.

[12] GÜÇER, S. (2005) Rekabet Hukukunda Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Çerçevesinde Sınai Mülkiyet Hakları.,Ankara.

[13] ÖZCAN, M. (1999) Avrupa Birliğinde Fikri ve Sınai Haklar, Ankara.
[14] TEKİNALP, Ü./TEKİNALP, G., (2000) AB Hukuku, BETA.

[15] OKUTAN, G., (2000) AB Hukuku, BETA.,

[16] GÜÇER, S. (2005) Rekabet Hukukunda Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Çerçevesinde Sınai Mülkiyet Hakları.,Ankara.

[17]Case 15-74. Centrafarm v. Sterling Drug (1974), ECR 1147

[18] MARANGIDIS- METAXAS. G., (1991) Hag II: A New Taste From the Old Label, European Law Review., 26,128

[19] GÜÇER, S. (2005) Rekabet Hukukunda Hakim Durumun Kötüye Kullanılması Çerçevesinde Sınai Mülkiyet Hakları.,Ankara.

[20] Case 238/87 Volvo v. Erilc Veng (UK),(1988) ECR 6211

[21] C-241/91 P and C-242/91 Radio Telefis Eireann v. Commission of the European Communities, Independent Television Publications Limited v. Commission of the European Communities (1 .6. 1994)

[22] Case 238/87 Volvo v. Erilc Veng (UK),(1988) ECR 6211

[23] C-241/91 P ve C-242/91 Radio Telefis Eireann v. Commission of the European Communities, - Independent Television Publications Limited v. Commission of the European Communities (1 .6. 1994)

[24] Case 238/87 Volvo v. Erilc Veng (UK),(1988) ECR 6211

[25] 51-55 arası paragraflar.

[26] Tritton, G.,(1996) Intellectual Property in Europe, London.
[27] Forrester, I. (2003), Competition Law and Intellectual Property, Rekabet Bülteni, 7 ,20.

[28] Case- 7/97 Mediaprint v. Oscar Bronner ., (1998) ECR 1-7791